Ekin
Hayyamın
güneş hicri takvimi hesabı 1387 yılının ortalarında (2008
yılının yılın sonlarında) araştırmaların sonrasında
Vatikanın tank sürüsü zor bir savaşın ardından, İran'ın
Azerbaycanında, Babek Kale'sinin yakınında küçük bir kasabaya
varmıştı. Ortadoğu'da güneş batmayalı yaklaşık atmış altı
yıl olmuştu. Üstelik sıcak mevsim olduğundan dolayı savaşın
amacı olan ekinler ziyan olmasın diye çekirdekcil bomba da
kullanılmamıştı. Tank sürüsü İran'ın ortasındaki çöllerde
zaten ekin bulunmadığı için o yerlerden uzak durarak ilerlemiş
bir kaç bölümü çöllerin kenarından Pakistan'a, bir kaç bölümü
ise Orta Asya'ya doğru gitmişti.
Babek
kalesine yaklaşan sürüde önder tankta üç
şövalyeden biri sakızını çiğneyerek tankı sürüyordu. Biri
de tankın üsütnde yolu dikkatle dürbünle izliyordu. Bu yönde
sadece Babek kalesinde hâlâ direniş ihtimali vardı. Şövalyeler
Babek
Kale'sinin taşlarından bile korkuyorlardı. Bütün aletlerin
gösterdiğine göre yakında yaşayan varlık kalmamıştı. Bu
bölgede büyük görevden sadece biçim işi kalmıştı. Üçüncü
şövalye tankın içinde oturmuş ilk bakışta en kolay işle
meşgüldü. O, küçük bir defterin kağıtlarında bir sıra kısa
harfler, sayılar ve soy gibi anlamlı kelimeler yazarak ve dikkatle
üstüste toplanmış torbaların üstüne yapıştırarak sürücüye:
Tankın
üstündeki şövalye heyecanla bağırarak “Haleluya!
Yeni ekin!” – diye bağırarak haber verdi. Sürücü biraz daha
ilerledikten sonra arkadan gelen tanklara ve ağır ağır ilerleyen
donduruculu iki tıra radyoyla dur diye emretti.
O
an tankın altından bir
ses duyuldu.
Üçüncü
şövalye giysileri izin verdiği ölçüde acele dışarıya
sıçrayarak tankın altına bakıp derin bir soluk aldıktan sonra
gülümseyerek yere tükürdü:
Giysilerinin
ağırlığından ve tankın darlığından yorulmuş gibi gerilip
defterleri, notları ve torbaları birer birer çıkarıp yere serdi.
Sonra diğer şövalyelere dolu torbaları tıra taşıma buyruğunu
verdi. Diğer şövalyeler de yavaş yavaş dışarıya çıktılar
ama kimse biçim işini başlamaya acele etmiyordu. Hepsinin yüzünde
yorgunluk vardı. Biçim işini başlamadan önce beş altı
koruyucudan başka herkes dinlenmeye başladı. Kimi geriniyor, kimi
sandviç yiyor, kimi işiyor, kimi de sigara içiyordu. Bazıları da
note book ya da cep telefonuyla dünyanın diğer ucunda zor görevde
olan sevgililerinden kaygılanan anne, baba, sevgili ve çocuklarına
mektup ya da kısa mesaj yazıp onları her şeyin kontrol altında
olduğundan emin olmalarını sağlıyorlardı. Bir kaçı da
tankların ya da yıkılmış duvarların gölgelerine uzanıp
yattılar.
Komutanları
da uzun zaman tank içinde yol katetmeden ve ekin bulup biçmeden
bitkin olan şövalyeleri kendi hallerine bırakmışlardı. Sadece
bir kaç piyade asker tankların üstündeki iki gönye işaretli
bayrakları temizlemek için emir aldılar.
Yavaş
yavaş her tanktan bir kaç torba çıkarılıp tırların birine
atıldı. Şarkı sesi sürünün durduğu andan itibaren bağır
bağır şövalyelerin sohbetine karışmıştı. Kimi de çalan
şarkıları beğenmeyerek kendisi şarkı söylüyordu.
Bir
saat dinlendikten sonra hepsi kemerlerindeki orakları çıkarıp
hazırlandı. Büyük şövalye Başı orağını kınından çıkarıp
birinci tankın altında kalan sekiz yaş civarındaki kız çocuğu
cesedinin burnunu kesip torbaya koydu. Böylece biçim işine
başlandı. Şövalyeler birer birer ya da gruplar halinde
mırıldanarak ekine girip kısa oraklarıyla şehirde yere dökülmüş
cesetlerin burunlarını kesip torbalara doldurmağa başladılar.
Dolmuş torbaları şövalyeler beklemekte olan beş altı uzmanın
yanına atıp onların işini başlattıktan sonra biçim işine
devam etmeğe koyuldular.
Büyük
şövalye Başı orağını gene beline takıp biçimin devamını
şövalyelere bıraktı. Filistinde, Afganistanda ve Iraktaki iş
arkadaşına telefon açıp herşeyin yolunda olduğunu öğrendikten
sonra gizli bir numarayı çevirip sanki yüksek bir makamla
konuşuyormuş gibi saygılı bir tonla işin nasıl gittiğini
anlattı:
-
İran'ın bütün ekinini topladık! Burada yaklaşık hiç bir şey
kalmadı!
Sonra
sanki emirleri dinliyormuş gibi bazen “tamam!”, “itaat!”
diye cevab veriyordu. Bir an şaşkınlıktan inanamayarak dikkatle
dinleyip işittiği haberin doğruluğundan emin olduktan sonra
vücudu titremeye başladı ama kaygısını kimseye belli
etmemeye çalışdı. Görüşme bittikten sonra bir az durup derin
bir soluk aldıktan sonra kendinden aşağı rütbeli şövalye
komutanlarına hitap ederek:
***
Aynı
zamanda Burunopya'nın tam ortasında yerleşen Vatikan’da atmış
altı yaşındaki Papa Buruno XVI ve birkaç yüksek makamlı
Burun-Kardinalden başka kimsenin içeri girmesine izin verilmeyen
altı yüz atmış altıncı odada ölüm yatağına uzanıp burun
ölçen bir gönyeyi göğüsünün üstündeki ellerinde sıkı sıkı
tutarak gözlerini tavana dikmişti. Tavana işlenmiş çok eski bir
süslemeye göre güneş sisteminin gezegenleri, güneş ile birlikde
Burun - Maşeh`in etrafında dolanmaktaydı. Süslemenin güney
tarafında latince “Elohim Burun el âlâ” yazılmıştı,
kuzeyinde ise bir gönye nakışının içinde Çocuk - Burun tavanın
her yerine ışık saçmaktaydı.
Odadaki
Beş Burun-Kardinal Papanın öleceğini bilerek bazen göğüslerinde
gönye çıkarıyorlardı. En yaşlıları, Vatikan’ın kurallarına
göre kendisinin ölecek Papanın yerine geçeceğine emin olduğu
için içinden olacakları biraz daha heyecanla bekliyordu. Bu
duygunun suç olduğunu biliyordu. O, fazla gönye çıkarmasına
karşın gerçeğin olup bitmesini Vatikanın iki bin yıldan fazla
yaşadığı Burun tarihi, medeniyeti, kültürü ve güttüğü
hedef için bir gerek biliyordu.
Burun-Kardinallerden
birinin cep telefonu çaldı. Kardinal cep telefonunu çıkarıp
üstündeki numaraya bakı yaşlı Burun-Kardinala verdi. Yaşlı
Burun-Kardinal telefonu alıp aceleyle odadan çıktı.
Yatakta
uzanan Papa ise hâlâ büyük amaçları mukaddes görevini
düşünüyordu. Odanın her tarafı kitaplıklar, yerde ve yatağın
altında bile Kitab-ı-Mukaddes, Pinokyo, Gogol'un Burun öyküsü
gibi kaynak kitaplar ve deri üstüne yazılmış Engizisyon eserinde
Buruna kafir olanları burun ölçme yoluyla tanımak, Burunazilerin
aynı yolla yahudileri taramak, İngiltere’de ve İspanya'da uzun
burunlu kadınları sihircilikle suçlayıp bulup yakmak ve bu işlere
ait aletler, onların talimatnameleri, belgeleri, kitaplarıyla
doluydu; duvarlara ünlü ressamların ve fotoğrafçıların Burun
konulu şaheserleri asılmıştı. Papa birden sanki bir şey aklına
gelmiş gibi oldu, zorlukla göğüsüne bir gönye çıkarıp
Burun-Kardinallerden Pinokyo kitabının 166-ncı sayfasını kendisi
için kıraat etmelerini istedi. O, atmış altı yaşının büyük
bir kısmını bu tür kaynak kitapları okumakla geçirmişti ve
aslında hepsini harf harf ezbere biliyordu. Burun-Kardinallerden
yaşça en gençleri Papanın bu isteğini yerine getirip ve kitabı
öptükten sonra 166-ncı sayfasını açıp yavaş yavaş okumaya
başladı. Papa ne kadar dinleyip düşünse o kadar çok
şaşırıyordu. Yaşamı boyunca çoğu zamanlar aklından ömrünü
verdiği işin ondan önceki çalışmalar gibi hedefe ulaşmamasının
dehşetli öngörüsü kalbini acıtıp beynini şüpheyle
doldurmuştu ama bu kaygıyı inananlardan, özellikle şövalyelerden
gizlemişti. O, inançla bu kadar kitap ve belgenin icat olunmasının
anlamlı olduğunu ve hatta onların yardımıyla “sözü verilmiş
Burun – Maşeh'in” bulunacağına inanmıştı ama niye hedefe
yakıldığına dair hiç bir işaret yoktu?
Yaşlı
Burun-Kardinal odaya geri döndükten birkaç dakika sonra Papanın
inanışına göre Dünyanın yaradılışından itibaren var olan en
büyük sırrı çözmek için çabası sonuçsuz kaldı. Bir daha
tavandaki Burun – Maşeh'in süslemesine bakıp “BurunEli!
BurunEli! lamâ sabaktani?” deyip son nefesini verdi. Yaşlı
Burun-Kardinal dirseği ile Pinokyo okuyan Burun-Kardinala vurup onu
durdurdu. Oda bir dakika gibi sessizliğe bürünse de birden yeni
bir telaş başladı. Yaşlı Burun-Kardinal Papanın gözlerini eli
ile kapatıp çabucak kendisinin göğüsü üstünde ellerinde sık
sık tuttuğu gönyeyi çıkardı. Diğer Burun-Kardinaller bu andan
itibaren yaşlı Burun-Kardinali yeni Papa bilerek onun emirlerini
bekliyorlardı. O da bunu bildiği için Papanın, başında Burun –
Maşeh heykeli işlenmiş asasını yataktan alıp yere vurup söze
başladı:
O,
bu sözleri söylerken diğer dört Burun-Kardinal işe başlayıp
ölmüş Papayı soymaya başlamışlardı. Yaşlı Burun-Kardinal
onlara bakıp dikkatle dinlediklerinden emin olduktan sonra sözüne
devam etti:
Kısa
bir aradan sonra siyasetinin farklı olacağını vurğulayarak daha
sert bir sesle:
Gogol’un
kitabını ve Ortodoks kiliseye ait olan belgeleri de ocağa atın.
Bana göre bunlarda hiç bir şey yok. Ortodoks kilisenin burun
payını kesin. Onlar isterlerse inançta bize katılsınlar, yoksa
gidip sözü verilmiş Burnu ekmek içinde arasınlar. Benden sonra
Vatikan'da ve bütün Dünyada yeni bir dönem başlayacak.
Biçicilerin kaç birliğini Türkiye ve Azerbaycan Cumhuriyeti'ne,
BNSS bölümünü de güneyde Araplara doğru yollayın. Yeni döneme
selam olsun! – diye sözünü bitirip beklemeden cep telefonuyla
bir numara çevirdi.
-
Peygamber Bushe' Ben Burun Zatı-alileri! Evet, evet efendim,
peygambersiniz, kesin biliyorsunuz, güneşi batmadan durdurmaya
devam etmeniz için aradım...
Yazar:
Mücteba Puya
Azer
– Behmen 1386 Hayyami – Celâli takvime göre
Aralık
2007 – Şubat 2008 Burun takvimine göre
Yazarın
notları:
*
Yaklaşık bin yıl önce tanzim olan, günümüze dek İran ve
Afganistanda kullanılan Hayyami – Celâli takvim, Dünyanın en
dakik takvimidir. Her yıl Nevruzda yeni yılın başlangıç zamanı,
Yerkürenin Güneşin etrafında dönme
devrini
bitirdiği saniyedir. Bu takvimin yılsayımı başlama noktası
İslam Peygamberinin Mekkeden Medineye hicret ettigi yıldır. Takvim
Sultan Celalettin Melikşah Selçuklu adına tanınmışdır ama
yazar, onu tanzim eden bilginlerin baş naziri Hayyamın adını da
hatırlamakta ısrarlıdır.
*
Babek Kalesi, İran Azerbaycanında, direnme sembolü olarak tanınan
ünlü bir kalenin adıdır.
*
Maşeh (Mesih) yahudilerin inancına göre onları kurtaracak sözü
verilmiş kişinin adıdır.
*
Yoşe Ben Nun Kitab-ı-Mukaddes'te Beni İsrail'in Filistinlilerin
erkek, kadın ve onlara ait hayvanları bile kırması için zaman
yetsin diye güneşi gökte durdurup günü uzatan peygamberin
adıdır. Günümüzde bu efsane ne kadar inanılmaz olsa da, işte
Vatikan'ın Hayyam'dan yaklaşık beş yüzyıl ve teleskopu icat
ettikten sonra Yerkürenin gezegen ve Güneşin etrafında dönmekte
olduğunu anlayan Galile’yi yargılayıp ve Cordano Bruno gibi
başka bilginleri ateşte yaktığı hadiselerde istinat olaunan
ayelerdendi. Öyküde bu peygamberin adı ve mucizesi, öykünün
yazıldığı zaman Amerika’da peygamberlik ve insanlığı
kurtarma gibi iddialarda bulunan ve bu iddialara dayanarak Afganistan
ve Irak’a saldıran kişinin ismine benzetilmiştir.
*
BurunEli! BurunEli! lamâ sabaktani? Aslında “İli, İli lamâ
sabaktani”, incile göre Hz İsa'nın haça gerildiği zaman son
sözü olmuş ve “Tanrım, Tanrım, niye beni yalnız bıraktın?”
demektir. Cümle ibranicedir ve incilin çevirilerinde bile
çevirilmeden aynen böyle nakledilir.